30/6/2008 ·

Illinois Üniversitesi Sinirbilim ve Kinesiyoloji* Bölümü'nden Charles Hillman 'ın egzersiz-beyin gücü ilişkisini ortaya çıkartmak amacıyla ilköğretim kurumlarından 259 öğrencinin katılımı ile yaptığı araştırma, egzersizin beyni nasıl etkilediğini ortaya koydu. Diğer öğrencilere göre beden eğitimi derslerine daha fazla zaman ayıran denekler, sosyo ekonomik statülerinden bağımsız olarak, matematik ve okuma derslerinde daha üstün bir performans sergilediler.

Yıl sonuna doğru yayımlanacak olan bu çalışma, tek başına belirleyici olmamakla birlikte, son yıllarda çok sayıda bilimsel araştırmadan da benzer sonuçların alınması, egzersizin zihinsel gücü geliştirdiği tezini doğrular nitelikte. Kaldı ki son çalışmalardan birinde, üç ay gibi kısa bir sürede, yoğun bir aerobik programının beyinde yeni sinir hücrelerinin oluşumuna yol açtığı görüldü.

Uzun süredir bunun mümkün olamayacağını düşünen bilim adamları, şimdi yaşlı sinir hücrelerinin bile yoğun ağlar oluşturabileceğini kabul ediyorlar. Bu ağlar insanların daha hızlı ve daha verimli düşünmesinin yolunu açıyor. Ayrıca egzersizin, Alzheimer'ın, dikkat eksikliği hiperaktivite sendromunun ve diğer bilişsel hastalıkların ortaya çıkışını geciktirdiği ve engellediği ileri sürülüyor. Sonuçta yaşa bağlı olmaksızın, güçlü ve zinde bir bedenin güçlü ve zinde bir beyin yarattığı bilimsel olarak kanıtlanmış oluyor.

Bilim adamları sağlam vücudun sağlam bir beyin anlamına geldiğinin farkındaydı ancak ellerinde somut bir kanıt yoktu. "Atletik bilim adamı" yalnızca NCAA'nın (National Collegiate Athletic Association-Amerikan Üniversite Atletik Birliği) düşlediği bir pazarlama manevrası değildi; bu kavram, tarihte Eski Yunan'a kadar uzanan bir geçmişe sahipti. Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden John Ratey , "Sportmen bir vücuda sahip olmak akademik eğitim kadar önemliydi" diyerek tarihte spora verilen değere dikkat çekiyor. Bu arada Batılı bilim adamları da sporcu kalbinin, vücudun diğer organlarıyla birlikte, beyne daha fazla kan pompaladığını fark etmişlerdi.

Egzersizin Beyindeki Etkisi
Daha fazla kan, daha fazla oksijen anlamına geldiği için egzersiz yapan bir kişinin beyin hücreleri daha iyi beslenir. Onlarca yıldır atletik vücut ile zihinsel güç arasında bilimin bulduğu tek bağlantı buydu. Şimdi, beyin tarama cihazları ve biyokimya alanındaki gelişmelerden yararlanan bilim adamları, egzersizin beyinde yarattığı etkileri daha derinlemesine araştırabiliyorlar. Egzersizin etkisi önce kaslarda kendini gösterir. İki veya dört başlı bir kasın her kasılması ve gevşemesinde, IGF adı verilen bir protein
in de aralarında bulunduğu kimyasal maddeler salgılanır. Bu maddeler kan ile birlikte yol alır ve sonunda beyne ulaşır. IGF, beyinde, vücudun "nörotransmiter fabrikasındaki ustabaşı" gibi çalışır.

Bu protein, başka kimyasal maddelerin üretilmesi için emirler yağdırır. Bu maddelerden biri de beyinde üretilen BDNF'dir (Brain Derived Neurotrophic Factor). "Spark: The Revolutionary New Science of Exercise and the Brain- Egzersiz ve beynin devrim yaratan yeni bilimi " isimli kitabın yazarı Ratey, "Mucize" olarak değerlendirdiği bu molekülün daha üst düşüncelere varan faaliyetleri tetiklediğini belirtiyor.

Düzenli egzersiz yardımıyla vücut, BDNF düzeyini geliştirir ve bunun sonucunda beynin sinir hücrelerinde dallanmalar başlar. Böylece birbirleriyle birleşen yeni yollar haberleşme alt yapısını geliştirir.. Öğrenme olgusunun altında yatan bu süreçtir.

Beyin hücreleri arasındaki tüm birleşme noktaları, ileride kullanılmak üzere bir kenarda tutulan yeni yetenek veya bilgilerdir. Bu süreçte çok önemli bir rol oynayan BDNF'nin miktarı çok ise, beynin kapasitesi de o kadar genişler. UCLA'dan sinirbilimci Fernando Gomez-Pinilla , BDNF'nin az olması durumunda beynin yeni bilgilere kendisini kapattığını söylüyor.

Gomez-Pinilla, yaptığı deneylerde sıçanları tekerlekler üzerinde koşturarak, beyinlerindeki BDNF miktarını artırdı. Daha sonra hayvanların yarısını özgür bırakan Gomez-Pinilla, diğer yarısında BDNF'nin etkilerini ilaçla bloke etti. Bir sonraki aşamada atletik sıçanların zekalarını ölçmek için gizlenmiş bir nesneyi bulmalarını istedi. İlk grup kolayca nesneyi bulurken, BDNF'leri bloke edilen ikinci grup ilki kadar başarılı olamadı. Nature dergisinde yayımlanan benzer bir çalışmayı insanlar üzerinde gerçekleştirdi. BDNF üretiminden sorumlu genlerinde bozukluk olan talihsiz insanların, yeni bilgileri belleklerinde tutamadıkları ve eski bilgileri hatırlamakta zorluk çektikleri izlendi.

Nöron Oluşumu
İnsanların pek çoğu erişkin yaşa ulaştıklarında beyinlerindeki BDNF düzeyi sabitlenir. Ancak yaşlanmaya başladıkça nöronları tek tek ölmeye başlar. 1990'lı yılların ortalarına kadar bilim adamları bu kayıpların geri kazanımının mümkün olmayacağına inanıyorlardı. Başka bir deyişle beynin ölü nöronların yerine yenilerini üretmesi mümkün değildi. Ancak son 10 yıldır hayvanlar üzerinde yapılan deneyler, bu görüşün yanlış olduğunu, beynin bazı kısımlarında "nörojenez-sinir sisteminin gelişmesi, sinir dokusu oluşması"nın egzersiz ile mümkün olabileceğini gösterdi.

Geçen haftalarda "Proceedings of the National Academy of Sciences" dergisinde yer alan bir makale bu ilkenin insanlarda da geçerli olduğunu ilk kez gösteriyor. Üç ay süren yoğun bir egzersiz programı sonunda deneklerin beyinlerinde yeni nöronların çıktığı görüldü. Kalp-damar sağlığı yönünden en iyi durumda olanların daha fazla sayıda nöron geliştirmesi de ayrıca dikkat çekiciydi.

Bütün bunların, kök hücrelerini tam anlamıyla gelişmiş, işlevsel nöronlara dönüştüren BDNF'nin marifeti olabilirdi. Bu deneyi gerçekleştiren Columbia Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden nörolog Scott Small ve Salk Enstitüsü'nden nörobiyolog Fred Gage sonuçları şöyle değerlendiriyor: "Egzersizin beyinde ne gibi etkiler yarattığını ilk kez izliyoruz. Bu sonuçların anlamını çözmeye uğraşırken, gelişmeye açık yeni bir konu ile karşı karşıya olduğumuz apaçık."

Egzersizden Etkilenen Bölgeler 
Small ve Gage'in deneyinin değerlendirilme aşamasında, önce yeni beyin hücrelerinin nerede geliştiği araştırıldı. Deneyde, egzersizin etkisiyle beynin tek bir bölgesinde yeni nöronların yeşerdiği görüldü. Bu, hipokampus'un "dentate gyrus" bölgesiydi. Öğrenme ve belleği kontrol altında tutan bu bölge, beynin isimleri ve yüzleri eşleştirmesini sağlar. Yaşlılığa bağlı erozyonun ilk hedefi bu bölgedir. Neyse ki, hipokampus, BDNF'nin yapıcı etkilerine son derece açıktır. Dolayısıyla hipokampus'un yenilenme olasılığı söz konusudur.

Illinois Üniversitesi'nden psikolog Arthur Kramer, "Bu yaşlanma sürecinin yavaşlatıldığı anlamına gelmiyor. Tam tersi bu işlem, yaşlanmanın tersyüz edilmesidir" diyor.

Kramer ayrıca karar verme, birden fazla işlevi aynı anda yürütme ve planlama gibi üst düzey düşüncelerin yürütüldüğü frontal lobun egzersiz sonucu boyutlarında genişleme olduğunu fark etti. Ve daha önce 60'lı ve 70'li yaşlarındaki kadın ve erkekler üzerinde yürütülmüş bir düzine kadar eski çalışma da, hızlı yürüyüş ve diğer aerobik egzersizlerin frontal  lob'u geliştirdiğini ortaya çıkartmıştı.

Bilim adamlarına göre nöronlar, beynin bunların dışında kalan kısımlarında gelişmez. Ancak beynin bu diğer bölgeleri egzersizden başka şekillerde yararlanır. Small, beyin hacminin egzersiz yardımı ile genişlediğini söylüyor. Ratey ise "Dopamin, serotonin, norepinefrin gibi salgılar da egzersiz ile birlikte artar. Dolayısıyla egzersiz yapmak bir miktar Prozac, bir miktar da Ritalin almak gibidir" diyor.

Egzersizin Anında Görülen Etkileri
Oluşumu haftaları bulan nörojenez'den farklı olarak, diğer etkiler egzersizden hemen sonra hissedilir. Hillman, koşu bandında yarım saatlik bir egzersizden 48 dakika sonra beynin daha zinde olacağını söylüyor.

Ancak işin bir de kötü yanı vardır ki; o da bütün bu etkilerin geçici olmasıdır. İnsanların kilosu gibi, zihinsel formun da korunması gerekir. Yeni nöronlar ve aralarındaki bağlantılar yıllarca dayanabilir. Ancak egzersize son verildiği zaman birkaç ay içinde "astrositler" büzülür ve nöronlar eskisi gibi görevini yapmaz. Bu nedenle egzersizin etkisini sürdürmek için egzersize devam etmek gerekir.

Illinois Üniversitesi'nden psikolog William Greenough ,  "20 yaşında yaptığınız egzersizlerin yararının 70 yaşına kadar süreceğini düşünüyorsanız aldanıyorsunuz. 70 yaşındayken sağlam bir beyne sahip olmak istiyorsanız aradaki 50 yıl boyunca egzersizi bırakmamanız gerekir" diyor.

Çocuklarda Egzersizin Etkisi
Egzersiz üzerindeki çalışmaların pek çoğu yaşlılar üzerine odaklanmıştır. Ancak jimnastik ve spor yalnızca bu insanları etkilemez. Aslında gençlerde egzersizin etkisi daha güçlüdür. "Gelişmekte olan beyinlerde egzersizin etkisi daha uzun sürer" diye konuşan Georgia Üniversitesi'nden spor bilimleri profesörü Phil Tomporowski, "Çocuklarda, yetişkinlerde olduğu gibi egzersizden en fazla yararı hipokampus sağlar. Hiperaktif çocukların ebeveynleri bunun farkındadır. Pek çok vakada ilaç yerine çocukların yoğun spor yapması önerilir." Yoğun bir spor çocukların beyinlerinde kalıcı etki yaratır.

20 yaşına kadar çocukların frontal lobları tam olarak gelişmez. Dolayısıyla çocuklar, gerekli fonksiyonların yerine getirilmesi için beyinlerinin başka bölümlerini kullanırlar. Bunlardan biri de beynin öğrenme bölgesidir. Hillman'ın deneyinde ilköğretim çağındaki çocukların egzersiz sonucu matematik, okuma gibi derslerinde daha başarılı olmaları bunun sonucudur.

Beden Eğitimine Ağırlık
Bu bulguların ışığı altında eğitimciler şimdi devlet okullarında beden eğitimi derslerine ağılık verilmesi için çaba sarf ediyorlar. Beden eğitimi derslerinin yoğunlaşmasıyla öğrencilerin diğer derslerde de daha başarılı olacaklarına dikkat çeken bilim adamları, siyasetçileri bu yönde yasa değişikliği yapmaları yönünde uyarıyorlar. ABD'de son yıllarda bazı okullarda okuma derslerinden hemen önce beden eğitimi derslerinin konduğu izleniyor. Öğretmenler, bu sınıflarda çocukların okuma becerilerinde belirgin bir düzelme olduğunu belirtiyorlar.

Bunların yanı sıra eğitimciler daha uzun vadeli planlar da yapıyorlar. Spor alışkanlığını küçük yaşta edinen çocukların büyüdüklerinde daha aktif yetişkinler olma olasılığı yüksektir. Bu durumda çocuklar, büyük ebeveynlerinin karşı karşıya olduğu sorunlara maruz kalmayabilirler. Bu sorunların başında Alzheimer ile sonuçlanan bilişsel çöküntüdür.

Gomez Pinilla'ya göre Amerikan tipi yaşam tarzı, genellikle hareketsizliğe dayandığı için Alzheimer'a davetiye çıkartır. "İnsanların evrimi, hareketli bir yaşam tarzı üzerine kurguludur" diye konuşan Gomez-Pinilla, "Dolayısıyla hareketsizlik üzerine kurgulanan modern yaşam tarzı nedeniyle beynimiz gerektiği gibi çalışamıyor" diyor. Önceki bilimsel çalışmalar haftada birkaç kez egzersize zaman ayıranların, oturduğu yerden kalkmayan yaşıtlarına göre Alzheimer hastalığına daha ileri yaşlarda yakalandığını gösteriyor

Egzersizin beyindeki etkileri konusundaki son gelişmeler beraberinde bir dizi öneriyi de getiriyor. Bunlardan en tartışmalı olanı egzersizin Alzheimer hastalığının ilerleyişini durdurması. Fareler üzerinde yapılan son çalışmalarda tekerlekler üzerinde daha fazla koşuşturan hayvanların beyninde plaka oluşumunun azaldığı ve yavaşladığı izlendi.

23/5/2008 ·

“Üstelik fluorid’li”... Bu cümleyi diş macunu reklamlarında mutlaka duyarız. 'Beyaz ve sağlıklı' dişler için, içinde fluorid olan diş macunlarına ihtiyacımız vardır. Televizyon ekranlarındaki beyaz önlüklü diş hekimleri hep öyle derler.

 

19.yüzyılda yaygın bir deyimle 'Şeytan Zehiri' ismiyle bilinen Sodyum Fluorid fare zehiri olarak kullanılıyordu.

Birçok endüstri kolunun atık ürünü olan ve sodyum silikofluorid ile birlikte elde edilen fluorid özellikle boksit'den elde edilen alüminyum üretimi endüstrisinin bir atığıdır.

Depolanması oldukça güçtür. Denizlerin dibine depolandığında milyonlarca balığın ve deniz canlısının ölümüne neden olmakta, eğer toprağa depolanırsa nehirlere ve yeraltı sularına karışmakta ve toprağı zehirlemektedir.

Metali yeme özelliği de bulunduğu için sodyum fluorid’in depolanması için üretilen konteynırlar oldukça pahalıya mal olmaktadır.

20. yüzyılın ikinci yarısında kapitalizm bu zehirli atığın depolanma maliyetinden kurtulmak için 'fluorid’li diş macunları' masalını ortaya atmış, başta ABD olmak üzere dünya çapında bir dizi üniversitenin diş hekimliği ve halk sağlığı bölümlerinde, diş sağlığı için fluorid’in faydaları üzerine araştırmalar yönlendirmiş ve sonuçta her ülkede fluorid’li diş macunları, diş hekimleri kuruluşlarının onayını almıştır.

 

Anti-Fluorid Kampanyası’nın önde gelen sözcülerinden Massachutes Tıp Merkezi'nden Dr. Bush, sodyum fluorid’in arsenikten 15 kat daha kuvvetli olduğunu belirtiyor.

 

Dünyadaki kanser oranının en yüksek olduğu Amerika'da içme sularına fluorid tatbik edilen bölgelerde kanser oranının iki hatta üç kat daha fazla olduğu ve bu oranın nükleer santral bölgelerinde oturan insanların kansere yakalanma oranı ile eşdeğer olduğu da açıklanan bir diğer bilgi. Sodyum fluorid, diş macununun yanı sıra bir de içme suyu ile alındığında vücutta büyük bir tahribata neden oluyor. Damarlar, sinir sistemi, kemik yapısı ve dişlerde ağır bir tahribat gerçekleştiriyor.

ABD'de uygulamanın, kısa adı EPA (Environmental Protection Agency – Çevre Koruma Kurumu) olarak bilinen kurum aracılığı ile gerçekleştirildiğini ve EPA'nın, içme sularında fluorid kullanılmasına ilişkin tavsiye raporları verdiğini de hatırlatmak istiyoruz. EPA hazırladığı bu 'tavsiye' raporlarında endüstri kollarına atıklarını değerlendirme ve atıklarından para kazanmanın yollarını gösteriyor. Bu atıkların başında ise sodyum fluorid geliyor. İçme sularına fluorid karıştırılması yasa maddesi böylece devreye giriyor. Amerikalıların 'çevre' koruma kurumu, sermayeyi koruma kurumu olarak faaliyet gösteriyor.

 

Fluorid kullanımının karanlıkta bırakılmış ilişkiler ağında ise çok daha ürkütücü bilgilerle karşılaşıyoruz. Fluorid, semap olarak bilinen ve ilaç endüstrisinde sakinleştirici ilaç üretiminde kullanılan bir malzemeyi içeriyor. Bu ise fluorid üretimiyle sarin ve soman olarak bilinen sinir gazlarının üretimini mümkün kılıyor.

Bu üretimin geliştirilmesi, 2. Dünya Savaşı sırasında Hitler Almanyasında, Yahudileri yok etmek için Zyklon B adındaki ceyanide kökenli gazı üreten Alman kimya fabrikası I.G.Farben'de gerçekleştiriliyor. I.G.Farben, sodyum fluorid’den sinir gazı üretimi teknolojisini 1939 yılında ALCOA adlı Amerikan Alüminyum Şirketi'nden alıyor. Nazi bilim adamları fluorid’in içme suyuna karıştırılması için ilk deneyleri gerçekleştiriyorlar.

Bu deneylerde içme suyundaki fluorid’in beynin belli bir bölgesini uyuşturduğunu ve bireyin direnme gücünü kırdığını tesbit ediyorlar. Bu keşiften sonra fluorid Nazi toplama kamplarındaki içme sularına karıştırılıyor.

 

Diş macunlarinin üzerindeki uyarıcı bilgiler ise ülkeden ülkeye değişiyor. Örneğin ABD'de satılan Colgate ürünlerinde şu uyarı notu yer alıyor:

'Eğer çocuğunuzun diş macunundan yemiş olduğunu fark ederseniz, derhal yakınınızdaki zehirlenme istasyonuna götürün ve doktorunuz ile temasa geçin.' Bu uyarı notu diğer ülkelerde 'Çocuğunuzun dişini fırçalarken macunu yutmamasına özen gösterin ve 7 yaşın altındaki çocuklara çok az miktarda diş macunu verin' olarak değişiyor.

ABD'deki içme sularına sodyum fluorid katıldığı için, bu ülkede satılan diş macunlarındaki sodyum fluorid oranı, diğer ülkelerdekinden ortalama yüzde 50 daha az miktarda.

Bilime ulaşma hakkı demokratik bir toplumun temellerinden birini, bireylerin bilime ulaşabilme hakkı ve kullanıcı kültürüne sahip olabilmeleri olarak saptayabiliriz.

Diş macunları örneğinde görüldüğü gibi, kullandığımız ürünlerin bir çoğu aslında ihtiyacımız olmayan, fakat uluslararası tröstlerin atıkları üzerinden de para kazanabilmeleri için suni olarak yaratılmış ihtiyaçlarımıza yanıt veriyor. Üstelik sağlığımız pahasına. Kalsiyum fluorid, sodyum fluorid’in doğal alternatifi. Fakat doğada çok az bulunuyor.

Bu yüzden organik üretilmiş diş macunları orta gelir seviyesi ve üstündeki toplum kesimi tarafından kullanılabiliyor. Kalsiyum fluorid’in fazla fazla alınması durumunda da dişler ve kemik yapısı zarar görüyor.

Uzmanlar sağlıklı dişler için şekerli yiyecekler, beyaz şeker ve beyaz unu mümkün olduğu kadar azaltacak bir diyetin yeterli olduğunu belirtiyorlar.

13/5/2008 ·

Hijyen nedir? Sağlığa zarar verecek ortamlardan korunmak için yapılacak uygulamalar ve alınan temizlik önlemlerinin tümü hijyen olarak tanımlanır.

Temizlik kavramı kişiden kişiye, mekana, ortama, zamana ve değişik bir sürü etkenlere göre farklılık gösterir.  

Üreticiler evlerimizin tertemiz, dezenfekte edilmiş, mikropsuz olması gerektiğine inandırmakta çok başarılılar. Beyazın daha beyaz hatta beyaz ötesi olması, görüntümüzün yansıması için banyo fayanslarını kullanmanın iyi bir ev kadını sayılabilmek için ne kadar önemli olduğunu (oysaki bu iş için ayna mevcut), tuvaletin klozetini bebeğimiz yaladığında mikrop almamasının ne kadar önemli olduğunu, yerlerin temiz olmasının yetmediğini, hijyen, hijyen, hijyen olması gerktiğini bunun içinde çamaşır suyunda yaşamamız gerektiğini anlatır dururlar. 

Çünkü bunu yaparak gereken ürünleri satarlar. Tuvalet ve fırın için asit, banyo dezenfektesi için fenol, çamaşır beyazlatmak için klor ve daha 55 binin üzerinde kimyasal çeşidi. Bunlar sularımıza karışır, bunlar toprağımıza, soluduğumuz havaya karışır.Bunlar vücutlarımızda depolanıp ve çok ciddi hastalıklara yol açabiliyor.(alerji, kronik yorgunluk sendromu, karaciğer, lenf kanseri ve hatta otizmi tetikliyor.....)

Sprey boyalar, fırın temizleyiciler, dezenfektanlar, mobilya parlatıcıları ve diğer tüm sprey ürünler, birkaç gün sonra soluyacağımız havanın bir parçası oluyor.
Boyalar, çözücü, inceltici, ağartıcı kimyasallar, aseton, tuvalet temizleyiciler ve lavabo açıcılar ile diğerlerinde bulunan belirli kimyasal maddeler organik maddeleri parçalayan organizmaları zehirleyebiliyor. Oysa organik maddelerin parçalanması doğal döngünün işlemesi açısından zincirin olmazsa olmaz halkalarından birini oluşturuyor.

    İngilterei Bristol Üniversitesinden bir ekip 7162 çocuk üzerinde bir inceleme yapıyor.Hamileyken ve doğumdan sonra çamaşır suyu, dezanfektan, böcek ilacı, halı temizleyicisi gibi maddeleri sık kullanan annelerin çocuklarının ciğerlerinde hırıltı, 8 yaşından sonrada çocukların solunun yeteneklerinde azalma olduğu görüldü.

    Son yıllarda artış gösteren hastalıklardan biri olan alerji, özellikle gelişmiş ülkelerde daha sık görülüyor. Bunun en önemli sebeplerinden biri olarak ise “hijyen teorisi” gösteriliyor.Göğüs Hastalıkları ve Alerjik Hastalıklar Uzmanı Dr. Gülden Paşaoğlu Karakış, bu teoriyi şöyle açıkladı: “Köylerde yaşayan, kreş ya da anaokuluna giden veya çok çocuklu kalabalık ailelerin çocuklarında bazı mikrop veya parazitlerle daha sık karşılaşma durumu, bağışıklık sisteminin daha iyi gelişimine sebep olmaktadır. Böylece bağışık sisteminde var olan denge daha iyi korunmakta ve sonuçta bu çocuklarda alerjik hastalık daha az görülmektedir. Şehirde yaşayan daha hijyenik ortamlarda büyüyen çocukların mikroplarla daha az karşılaşması sonucu savunma sisteminin dengesi bozularak alerjik hastalıkların gelişimi kolaylaşmaktadır.”

Peki hijyenin tanımına geri dönersek, sağlığa zarar verecek ortamlardan korunmak için alınan temizlik önlemleri, merak ediyorum günümüz temizlik anlayışında bu ne kadar geçerli?

 

Peki ne yapmalı?

 

Zehirli olmayan doğal temizlik ürünlerini bir an önce kullanmaya başlamalıyız. Bu doğal ürünleri fiyatlarından dolayı satın alamadığımızda kendimiz yapabiliriz.

 

Bir iki örnek verirsek;

Çamaşır sodası: Sodyum karbonat adlı bir mineraldir. Katı ve sıvı yağlar, kir ve pek çok petrol ürününün etkin temizleyicisidir. Aynı zamanda su yumuşatıcı ve sabun köpürtücü özellikleri de bulunur. Yakıcı özelliği nedeniyle, uygularken lastik eldiven kullanmak doğru olur. Zararlı kimyasal dumanlara neden olmaz. Klorsüz olanı tercih edin.

Sirke: Meyve ya da tahılların fermantasyonuyla elde edilen bir sıvıdır. Asitli içeriği mikropları öldürmesini, yağı parçalamasını ve mineral kalıntıları çözmesini sağlar

Karbonat: Sodyum bikarbonat, hafif aşındırıcı bir temizlik sağlar, beyazlatıcı ve koku giderici özellikleri vardır.

Bitkisel yağ tabanlı sıvı sabunlar (arapsabunu vs.): Bu tür sabunlar hayvan yağı içeren ya da petrol tabanlı sabunlara tercih edilmelidirler.

 

Bir iki damla turunçgil, elma, çilek, nane vb. yağı ile eklenecek koku ev yapımı temizleyicilere hoş bir özellik kazandırır.

 

Çok amaçlı temizleyiciler;

Bu tür temizleyicilerin birçoğu amonyak ve klor içerir ve birlikte kullanıldıklarında ölümcül amonyumklorür gazını oluştururlar. Amonyak akciğerlerimiz için tehlike oluştururken, klorla karıştırıldığında kansere yol açan bileşikler oluşturabiliyor. Bunun yerine;

İki tatlı kaşığı boraks* ve 1 tatlı kaşığı** bitkisel kaynaklı sıvı sabun veya yeterince arapsabununu, 1 lt. sıcak suya karıştırarak her yüzeyde; yarım bardak çamaşır sodasını bir kova suya katarak alüminyum, fiberglas ve cilalı zeminler hariç tüm yüzeylerde kullanabilirsiniz. Yağ lekelerini çıkarmak için, ilk karışıma bir çorba kaşığı sirke veya limon suyu ilave etmek yeterli olacaktır

Ovarak temizleme;

Kullanılan tozların neredeyse tümü, beyazlatıcı ve leke çıkarıcı etkisi olan klorlu çamaşır suyu içerir. Toz halindeki klor suyla karıştığında, göz, burun, boğaz ve ciğerler için tahriş edici olabilen klor gazını oluşturur. Kloru asla amonyakla (tuvalet temizleyicisi ya da kullandığınız diğer temizlik malzemelerinin içinde bulunduğu gibi) karıştırmamalısınız, ortaya çıkacak gazlar öldürücü olabilir! Kullandığınız tozların içinde deterjan ile karışık olarak "hidratlı doğal magnezyum" da bulunabilir ve bunların kanserojen asbest ile kirlenmiş olma olasılığı vardır. Bunlar yerine;

* 1 bardak karbonat ve 2 kaşık boraksı karıştırıp bir serpme kavanozuna koyun. Bu karışım banyodaki her şeyi temizlemek için kullanılabilir. Temizlediğiniz yeri su ile durulayıp yumuşak bir bezle kurulayın.

* Eşit miktarlarda sirke ve su karışımı ile nemlendirilmiş süngere tuz veya karbonat serpip kullanabilirsiniz.  

Dezenfektanlar;

Dezenfekte edici temizlik maddeleri, solunursa tehlikeli olacak birtakım uçucu kimyasallar içerirler. Deri ve solunum sisteminin iç zarları yoluyla kolayca emilebilen kresol, bu kimyasalların en sık kullanılanlarından biridir. Kresol, karaciğer, böbrek, akciğer, pankreas ve dalakta hasara neden olabildiği gibi, merkezi sinir sistemini etkileyerek depresyon, sinirlilik ve hiperaktiviteye de yol açabilir. Dezenfektanlarda bulunabilecek diğer maddeler ise fenol, etanol, formaldehit, amonyak ve klordur. Bunlar yerine;

* 4 litre sıcak suya yarım bardak boraks karıştırarak dezenfekte etmek istediğiniz yüzeye uygulayın. Bu karışım, Temiz Su Vakfı tarafından Kaliforniya Hastanesi’nde bir yıl süreyle denenmiş ve tüm hijyenik gereklilikler sağlanmış. Bu karışıma, antiseptik özellikleri bulunan kekik, okaliptüs, biberiye, adaçayı (antimantari), lavanta bitkilerinin yapraklarını da katabilirsiniz. Bu bitki yağlarından herhangi birinden ya da teatree oil/hint defnesi yağından (antiseptik, antifungal) 2 tatlı kaşığı alıp 2 bardak suya kattıktan sonra pompalı bir spreyle uygulayabilirsiniz. Bu yolla evinizin hoş kokmasını sağlamış olursunuz. Ayrıca birçok yüzeydeki çatlak ve kuytu yerlere sodyumbikarbonat serpiştirip nemli bir süngerle de silebilirsiniz.

*Banyo yerlerini temizlemek için; 4 litre sıcak suya 1 çorba kaşığı karbonat, 1 tatlı kaşığı boraks, iki kaşık çamaşır sodası, yağ parçalayıcı özelliğinden dolayı yarım bardak sirke ve yeterince arapsabunu ekleyin. İyice karıştırıp yerlere fırçayla uygulayın. Temiz suyla ıslatılmış yumuşak bir bezle durulayın. Bu karışım tuvalet çevresini de kokudan arındırıp dezenfekte ederek temizler. Artanını tuvalete boşaltıp birkaç dakika bekletebilir ve fırçalayıp rezervuarı çekebilirsiniz.

* Mutfak yerlerini temizlemek için; yeterince arapsabunu ile yarım bardak sirkeyi 8 litre ılık suda karıştırın. Sabunu aktif hale getirmek için iyice karıştırın. Muşambalar için sirkeyi kullanmadan yukarıdaki tarifi uygulayabilirsiniz. 

Fırın temizleyiciler;

Fırın temizleyicilerde çeşitli zehirli maddeler bulunmakla birlikte en büyük tehlikeyi deriyi yakıp geçebilen asit ile gözler ve ciğerler için son derece tahriş edici olan amonyak oluşturur. Sprey tüplerindeki fırın temizleyicileri ise minik asit ve amonyak damlacıklarını kolayca solunabilecek, cilde ve gözlere temas edebilecek formda havaya dağıttıkları için tehlikelidir.

Bunlar yerine;

*1 bardak karbonat ile 4 kaşık çamaşır sodasını karıştırın. Fırının tabanına bolca su serpin, sonra da kiri toz halindeki karışımla kaplayın ve üzerine biraz daha su serpin. Gece boyunca öyle beklesin. Sabah, eski bir sünger ya da plastik sürtme teli ile kir ve yağları ovarak silin. Daha sonra süngere biraz arapsabunu koyup fırının kenarlarını, üstünü ve kapağının içini temizleyin, sabunundan iyice arındırmak için de ıslak bezle silin. Çok kötü lekeler metal sürtme teli kullanmanızı gerektirebilir.

* Mikrodalga fırın için; 1 fincan karbonatı su ile karıştırarak bir macun yapın. Fırının kapağını ve içini sünger üzerine koyduğunuz bu karışımla temizleyin. Sonra da iyice durulayın. (Fırın ılıkken döküntülerin üzerine tuz serpip 2 yemek kaşığı sodyum bikarbonat ve 1 bardak sıcak su ile bulamaç yapıp, bununla temizliğinizi yapabilirsiniz. Temizlikte metal olmayan sert, kalın kıllı bir fırça da faydalı olabilir.) 

Bulaşık deterjanları;

Piyasada satılan bulaşık deterjanlarının çoğunda yüksek düzeyde fosfat ve klor bulunur. Yanlışlıkla yutulursa çok önemli sağlık sorunlarına yol açar. Bu nedenle bulaşıklarınızın çok iyi durulanması gerekir. Düşük düzeyde klor gazları tehlikesiz kabul edilse de bulaşık yıkama süreci boyunca, küçük miktarlarda dışarı verilen klorun etkisiyle oluşan solunum zorluğu, göz yanması, yorgunluk, baş ağrısı gibi semptomlara yol açabilir. Bunun yanında klor, kanalizasyon sistemine karıştığında organiklerle birleşerek son derece tehlikeli bir kimyasal madde olarak bilinen trihalometanı meydana getirir. Klor aynı zamanda kanalizasyon sistemindeki maddeleri parçalama fonksiyonu olan yararlı bakteri ve mikroorganizmaları da çabucak öldürür. Bulaşıklar için kullanılan deterjanların da ana maddeleri petrol kaynaklı ve bu sebeple bakterilerce ayrıştırılıp doğaya tekrar kazandırılamıyor, genellikle de çeşitli kimyasal katkı maddeleri, sentetik esanslar, kokular ve renklendiriliciler içeriyor.

Bunların yerine bulaşık makinasında eşit miktarlarda boraks ve çamaşır sodası kullanabilirsiniz. Ağır lekeler için soda miktarını artırınız.

* Parlatıcı haznesine biraz beyaz sirke (elma sirkesi) ekleyerek bulaşık makinesinin içini temiz tutabilirsiniz. 

Elde bulaşık yıkarken;

* Formulünde klor olmayan fosfor ve fosfatsız sıvı deterjanları kullanın ya da bir kalıp saf sabunu tavaya rendeleyerek üzerini örtecek kadar su ekleyin ve hafif ateşte eriyinceye kadar pişirin. Uygun bir kaba döküp, sıvı deterjanları kullandığınız gibi kullanın.

*Sıvı sabun veya arapsabunlu suya sirke katarak, bulaşıkta kullanabilirsiniz.

* Yanmış tencere/tavalarınızı tuzlu veya içinde patetes kabukları olan suda bir gece beklettikten sonra, kaynatıp temizleyebilirsiniz.

* Yanmış çaydanlıklarınız için, 1 çay kaşığı karbonat, 1 çay kaşığı tuz, yarım bardak sirke ve biraz suyu karıştırıp çaydanlığın içinde kaynatın.

Buzdolabı;

* Kokuları çekmesi için hem buzdolabı hem de dondurucu bölümlerinde birer kutu karbonat bulundurun.

* Ayda bir kez buzdolabını durdurup tüm yiyecekleri dışarı çıkarın. 1 fincan karbonat ve yeterince arap sabununu, 4 lt sıcak suda karıştırın. Kutu ve tepsiler dahil tüm yüzeyleri bu karışımla temizleyip yarım bardak sirke karıştırılmış sıcak suyla durulayın.

Çamaşır deterjanları;

Çamaşır ürünlerinin çoğu doğal ortamda ayrıştırılıp geri kazanılmayan malzemeler; fenol, amonyak, naftalin ve diğer zararlı kimyasal maddeleri içerirler.

* Mümkünse fosfat içermeyen deterjanları tercih edin veya toz sabun kullanın. Toz sabuna geçmeden önce çamaşırlarınızı bir kez sadece çamaşır sodası ile yıkayın. Bu yolla deterjan kalıntılarının sabun ile reaksiyona girip çamaşırlarınızı sarartma riskini ortadan kaldırmış olursunuz. Çamaşır sodasını sabunla beraber kullanırsanız çamaşırlarınızda hem parlaklık hem de ağartıcılara ödediğiniz paranın daha azını harcayarak beyazlık sağlarsınız.

* Fosfatsız deterjanları, koku gidermek, mikrop öldürmek ve beyazlatmak için 2 kaşık boraks ve 4 kaşık çamaşır sodası ekleyerek kullanabilirsiniz. Çalkalama aşaması için yarım bardak sirke ilave ederek hem renklerin canlı kalmasını, hem de havlularınızın yumuşamasını sağlayabilirsiniz. Yumuşatıcı gözüne yarım bardak sirke koyarak, deterjan kalıntılarını giderip suyu yumuşatmanız mümkün.

* Klorlu ağartıcılara alternatif olarak sıvı hidrojen peroksitten yapılmış beyazlatıcılar ya da toz halinde hidrojen peroksit kullanabilirsiniz

Dolaplar;

* Formika dolap ya da tezgah üstlerini temizlemek için 2 ml bitkisel kaynaklı sıvı sabun veya yeterince arap sabunu, büyük bir fincan sirke ve 2 ml zeytinyağını, 125 ml ılık suya katıp karıştırın. Dolaplara püskürtüp süngerle temizliğinizi yapın ve ıslak bezle iyice durulayın

Halılar ve kilimler;

Halı ve döşemelik kumaşların temizliği için hazırlanmış şampuvanların birçoğunun aktif maddesi, genellikle leke çıkarıcı olarak kullanılan bir çözücü olan perkloretilen'dir. Bu madde kanserojen olarak bilinir ve hemen görülebilen etkileri sersemleme, baş dönmesi, uyku hali, mide bulantısı, titreme, iştah ve oryantasyon kaybı olabilir. Uzun dönemli maruz kalma sonucu karaciğer ya da merkezi sinir sistemi zarar görebilir. Halı şampuvanlarında, yine insanlar için kanserojen etkilerinden şüphelenilen naftalin, etanol, amonyak ve deterjanlar bulunabilir. Halı ve kilimler çoğunlukla naylon, lateks, polyester, poliüreten, pvc/vinil klorid, akrelik gibi plastik malzemelerden yapılır. Plastik malzemeler doğal malzemelere göre çok daha fazla toz çeker ve tutar. Doğal malzemelerden oluşan bir duvardan duvara halınız varsa bile büyük olasılıkla zeminde poliüreten kullanılmıştır. Mümkünse sentetik malzemelerden ve duvardan duvara halılardan kaçınılmalıdır.

* Halılarınıza mısır nişastası veya sodyumbikorbonat serpip (ortalama büyüklükte bir odayı kaplayan halı için bardak) 30 dakika bekledikten sonra elektrik süpürgesi ile süpürün.

* Yeteri kadar arapsabununu sıcak suda köpürtüp uygun bir bezle sildikten sonra sirkeli su ile nemlendirdiğiniz bir bezle halının tüylerini yattığı yönde, zorlamadan silin. 

 

KAĞIT TEMİZLİK ÜRÜNLERİ 

 

Kağıttan temizlik ürünleri bir anda nasıl da, pamuktan havlularımızın, bezlerimizin yerini aldı. Sorgusuz, sualsiz kabullendik tuvalet kağıtlarını, peçeteleri, havluları…

Kağıt endüstrisinin "al, at" diyerek verdiği pasla, kendi kalemize bir güzel "gol" atıyoruz. Kolay, hazır, yıkama derdi yok, temiz görünümlü, alıyorsun bir sefer kullanıp atıyorsun. Oysa kendimizi, geleceğimizi atıyoruz çöpe.

Bir kağıt havlu ne kadar kötü olabilir ki?

Yeterince kötü, açıkça söylemek gerekirse ölümcül olabilir. Kağıt havlularla ilgili problem en başta dioksinin varlığından kaynaklanıyor. 75 üyeden oluşan kimyasal ailesine "dioksin" adı veriliyor. (Bunlardan biri Vietnam Savaşı’nda ABD tarafından bir silah olarak kullanılmıştı.) Dioksinler, kağıt sanayinde, klorla ağartma işlemi sırasında oluşuyor ve araştırmalar evlerimizde kullandığımız ürünlerde dioksinin izlerine dikkat çekiyor.

Araştırmacılar zehirli kimyasallar sıralamasında başı çeken dioksinlerin, östrojen gibi "doğal steroid" hormonlarını taklit ederek birçok biyokimyasal reaksiyonu başlattığından söz ediyor. En ufak miktarları bile, akne ve eklem ağrılarından uykusuzluğa, kansere, doğum bozuklukları ve bağışıklık sistemi zayıflığına kadar çeşitli rahatsızlıklara sebep olabiliyor. Dahası dioksinler ve kuzeni "furans" yağda çözünür olduğundan bedenimizdeki yağ hücrelerinde birikme eğilimi gösteriyor. Dioksinlere anne sütünde dahi sıklıkla rastlanıyor. Bebekler yetişkinlere göre 200 kat fazla dioksine maruz kalabiliyor.

Satın aldığımız tuvalet kağıtları, kağıt mendiller, süt veya meyva suyu kartonları, tamponlar, kahve filtreleri, tek kullanımlık çocuk bezleri, peçeteler, kağıt tabakalar vs. eğer klorlu ağartma işleminden geçiyorlarsa düşük dozlarda dioksin içeriyor. Dioksinler bu ürünlerin herhangi birinden yiyeceklere ve vücudumuzun duyarlı kısımlarına geçebiliyor.

 

Bu bileşiklerin en ufak miktarının bile laboratuvar hayvanlarında kansere sebep olduğu belirtiliyor.

 

ABD Çevre Koruma Bürosu dioksinleri "olası insan kanserojeni" sınıfına alıyor.

Kullandığımız bu ürünler çöplüklerde yakıldığında dioksinler, hava yolu, sanayinin kirlettiği su kaynakları, bu su kaynaklarıyla sulanan tarım ürünleri ve su ürünleri yoluyla da bize ulaşabiliyor.

 

Bu arada kağıt hamuru ve kağıt fabrikalarının atıksularının içerdiği tek zehirli madde dioksin değil. Ontario Çevre Bakanlığı’nın 1986 yılında yaptığı araştırmada alüminyum ve çinko dahil dikkat edilmesi gereken 41 madde (benzen, kadmiyum, kurşun, civa PCB’ler, tölüen vs.) tespit edilmiş.

 

Dioksinlerden korunma 

İyi haber; dioksinlerden, ağartılmamış veya klor içermeyen kağıt ürünleri kullanarak kurtulabilirsiniz. Kötü haber ise; düşük talepten dolayı bunların piyasada bulunmalarının zor oluşu.

Diğer bir çözüm ise geridönüşümlü kağıt kullanmak. Geri dönüşümlü kağıtlarda diğer ürünlere göre daha az ağartma yapılıyor. Düşük sıcaklıklarda çalışılıyor olması da geri dönüşümlü kağıtta dioksin oluşumunu azaltıyor.

Avrupa’da birçok kağıt fabrikasında, ağartma işlemlerinde klor yerine "oksijen", "peroksit" ve "sodyumhidroksit" kullanılıyor. Fakat teknoloji değişiminin maliyeti kağıt sanayini bu alternatiflerden uzak tutuyor.

Hiç şüphe yok ki, bu problemin cevabı çevreci tüketicilerin yapacakları alışveriş tercihlerinde ve örgütlü tüketici baskısında, hatta kağıt havlu gibi ürünleri hiç almamakta. Bizler bu ürünleri tüketmeyi sürdürdükçe, firmalar ekonomik açıdan başarılı kağıt üretimlerini değiştirmeye girişmeyecekler

 

 

 

 


7/4/2008 ·

Dr. Kiyo Kitara tarafından geliştirilen “günlük yaşam terapisi” , Tokyo’ da ve Boston Higashi School’ da uygulanmaktadır.  Dr. Kitara  kendi anaokulu sınıfındaki otistik özellikleri  olan bir öğrencisinin eğitimi sırasında kazandığı tecrübelerden yola çıkarak bu yöntemi geliştirmiştir. Bu terapide, belirli bir sisteme göre  ve grup içinde  akademik bilgiler, beden eğitimi, sanat çalışmaları müzik ve mesleki eğitim verilir. Amaç iletişim ve günlük yaşam becerileri kazandırarak, sosyal bağımsızlığa ulaşılmasını sağlamaktır.

Öncelikle kendilerini rahat hissedebilecekleri bir eğitim ortamı yaratılır.

            Birinci adım: Kendi başlarına giyinmelerini, soyunmalarını, yemek yemelerini ve tuvaleti yardımsız olarak kullanmalarını öğretmektir. Bu becerilerin kazanılması, kendilerine güvenlerini artırarak, diğer becerileri kazanmalarına uygun ortam hazırlar.

İkinci adım: Beden eğitimi ve yoğun fiziksel egzersiz programları çocukların yaşam ritmini yerleştirmek  için kullanılır. Yoğun fiziksel egzersizin hiperaktivite ve istenmeyen bazı davranışları azaltıcı etkisi olduğuna inanılmaktadır. Egzersizin çocukların kendi vücutlarını kontrol etmelerini kolaylaştırdığı ve sosyal gelişime köprü oluşturduğu gözlenmiştir.

Üçüncü adım: Sanat, müzik, resim etkinlikleri ile kendilerini ifade etmeleri ve yaratıcılıklarını geliştirmeleri de amaçlanır. Higashi okulunda öğrencilere müzik aleti çalmaları öğretilir ve  desteklenir.

Higashi yöntemi tedavi edici bir yöntem değil, bir eğitim  yöntemidir. Bu yöntemde grup eğitimi esastır. Öğretmen ve öğrenci arasındaki yakınlık önemlidir. Sınıflarda yardımcı öğretmen kullanılmaz.  Psikotropik ilaçlar ve davranış kontrol yöntemleri benimsenmez.

Öğrencilerin kendi yaşıtları ile birlikte olmaları, normal çocuklarla ilişki kurmaları önemlidir. Böylece doğru davranışları kazanmaları kolaylaşır. Sınıf içinde doğru vücut duruşu (postür) ve göz kontağına önem verilir. Sözel ve bedensel ipuçları ile istenmeyen davranışlar yerine olumlu davranışların ortaya çıkması sağlanır.

Aile ile ilişkiler ve onlara destek sağlamak için aile eğitimi  programları vardır. Ayrıca yaşam boyu destek programları aracılığı ile okul dışında da topluma kazandırma çalışmaları devam eder.

 

18/3/2008 ·

Otuz yedi yıl önce, Apollo 11'in ilk kez Ay'a varmasından birkaç ay sonra ve Şili'de Salvador Allende'nin başkan seçilmesinden birkaç ay evvel, Kruşçev ve Mao'nun nükleer bir savaşın eşiğine geldiği, Nixon'un Kuzey Vietnam'a binlerce ton bomba yağdırdığı sırada, dünya radyolarında 'Sympathy' şarkısı çalınıyordu*:
Dünyanın bir yarısı öbür yarısından nefret ediyor Bir yarısı yiyeceğin hepsine sahip
ve kalan yarısı boynu bükük sessizce açlık çekiyor yok çünkü herkes için yeterli sevgi...
ve tüm aradığımız dostum sempati Rare Bird adlı İngiliz rock grubunun şarkısı o yıllarda, halkların hep bir ağızdan 'tüm istediğimiz sevgidir' haykırışı olarak ruhları sarmıştı. Bu sevgi isteği, bu sempati yoksulluğu, belki artarak bugün de sürüyor. Peki neden? Bu sorunun yanıtı empati kavramında gizlidir.

Empati, bir insanın kendisini karşısındaki insanın yerine koyarak onun duygu ve düşüncelerini anlamasıdır. Başkasını kendi içinde yaşantılamaktır. Bu yolla başkası yalnızca bir nesne olmaktan çıkar, onu içine alır, onunla özdeşleşir.

Bebekler üzerinde yapılan araştırmalara göre, doğuştan yüksek empati yeteneğiyle doğarız ama aynı zamanda da uygun şartlarda hızla kaybedilen bir yetenektir.

Otistikler empati kuramaz. Otistik çocuklar diğer insanların bakış açılarından bakmakta zorlandıkları için duyguları anlamakta zorluk çekerler. Bu yüzden birisi üzüldüğü zaman tam olarak ne olduğunu ve nasıl davranmaları gerektiğini bilemezler.

Peki otistikler neden empati kuramaz?...

1990 lı yıllarda Giacoomo Rizzolatti ve arkadaşları beyindeki 'ayna sinir hücrelerini' keşfettiler. İnsanlarda bu hücreler (düşünceleri sese çeviren beyin bölgesi) Broca alanında bulunur. Bu sinir hücreleri, gözlemcinin beyninde başka birinin yaptığı hareketleri doğrudan yansıtır. Özel hareketler için kalıpları kodlarlar. Başka birinin duygularını gözlenlemek, bilişsel ve duygusal girdi sağlar. Aynı nöronlar, gözleyen ve gözlenen kişide aynı sinir hücrelerinin devreye girmesini sağlayarak, karşısındakinin ne hissettiği hakkında doğrudan bilgi sağlar. Yani ayna sinir hücreleri empatiyi sağlar. Bu sistemin yokluğu empati eksikliği yada otizm gibi durumlardadır.

Otizmli çocuklarda ayna sinir hücrelerinde bozulma olduğu öne sürülmektedir. Mesela EEG deki mü dalgaları kişi istemli kas hareketi yaparken kayboluyor, işin ilginci bu kişi bu tarz bir hareketi yapan birini gözlemliyorsada mü dalgaları yine kayboluyor. Ama otizmde başkalarını gözlemleme aşamasında mü dalgaları kaybolmuyor. Bu yüzden otizmdeki empati eksikliğinin nedeninin bu ayna sinir hücrelerindeki yetersizlikten olduğu öne sürülür.

Bütün bunlar anlaşılabilir evet ama ya biz......

'Normal' insanlarda ki empati yoksunluğuna geri dönersek öncelikle bunu kavrama zorluğu çekmeyle karıştırmamamız gerek.Mesela 'hepimiz ermeniyiz' sloganındaki tartışmalar gibi. Burada söylenmek istenen sen benim ailem, arkadaşım, dindaşım değilsin ama hepimiz birbirimiziz ve senin derdine üzülebiliyorum. Otizmdeki temel zorluklardan biri metafor (eğretileme) ve metonim (düzdeğiştirmece) gibi söz oyunlarını anlayamamadır. Mesela, 'yumruğunu sık' dediğinizde çocuk bir elini yumruk yapıp öbür eliyle sıkıyor. Ama 'hepimiz ermeniyiz' sloganında da bazı politikacılarımız bunu düz anlamına alabiliyor. Bu empati yoksunluğundan çok kavrama zorluğu çekenlerle empati kurmaktandır ve bu vesileyle politik mesaj iletme fırsatı yaratmaktır.

Toplum olarak biz, empati kuramıyoruz. İnsanları yorumlarken kendimizden yola çıkıyor ve bize benzeyenleri anlayıp, benzemeyenlere tavır koyuyor, kabalaşıyor, saldırganlaşıyoruz.Yarattığımız ortalama dünyanın kendimize göre çizdiğimiz güvenli sınırları içinde yaşarken, herkesin de bu sınırlar içinde kalmasını istiyor, bekliyor hatta zorluyoruz.

Otistiklerin tüm davranış, dokunuş ve sözlerinde samimi olmalarına karşın bizler samimi olamıyoruz dahası gerçek duygularımıza yabancıyız.

Mesela bir makaleye yorum yazan bir arkadaşımız 'Bari bu reklam için para alsaydınız. Bu güzel reklam sözleri bedava sarfedilmemeli' derken aynı arkadaşımız aradan belkide birkaç günlük zaman geçmişken 'Hiç birşeye inancın yoksa demokrasiye inan ve farklı düşüncelerle yaşamaya tahammül etmeyi öğren' diye yazabiliyor. Yani bizim düşüncelerimize uygun olanlar için herkesten tahammül isteyebiliyoruz ama bize uygun gelmediği an ilk tahammülsüz biz olabiliyoruz.

Belkide el kitaplarında tanımlanan otistikler bizleriz, biz 'normal' insanlar.

 

- Onlar kendi dünyalarında yaşarlar.
- Fiziksel, duygusal, zihinsel düzlemlerde iletişimleri sınırlıdır.
- Hayal dünyaları kısıtlıdır.
- Espriden anlamazlar.
- Katı kurallar içinde, esnemeyen ve değişmeyen sınırlı bir yaşam sürmekten mutlu olurlar.
- Empati kuramazlar

* http://www.youtube.com/watch?v=zp8uS3eHVfs&mode=related&search=

« Önceki ::